Türkiye ekonomisinin yükünü sırtlayan yapı hâlâ KOBİ’ler. Üretimde, istihdamda, tedarik zincirinde… Her yerde onların izi var. Ancak son dönemde sahadaki gerçek şu: Gündem büyüme değil, dengeyi koruma.
Yüksek faiz ortamı, daralan kredi kanalları ve uzayan tahsilat vadeleri birleşince tablo değişti. Artık mesele “ne kadar kazanıyoruz?” sorusu değil. Asıl soru şu: “Bu nakit akışıyla ayakta kalabiliyor muyuz?”
Bugün tipik bir KOBİ bilançosuna baktığınızda maliyet baskısı net şekilde görülüyor. Banka kredilerinin yıllık maliyeti %50’nin üzerine çıkmış durumda. Ticari borç tarafında dahi %25–30 bandı konuşuluyor. Özkaynağın beklenen getirisi ise %40 civarında. Bu dağılıma göre ağırlıklı ortalama sermaye maliyeti çoğu işletmede %35–45 aralığında şekilleniyor.
Bu ne demek? Şirket sadece mevcut pozisyonunu koruyabilmek için bile bu oranların üzerinde operasyonel getiri üretmek zorunda. Aksi durumda kâr yazsa bile finansman yükü bilanço direncini eritiyor.
Sorun sadece faiz oranı değil. Asıl kritik konu kredi yapısı. Pek çok işletme yüksek maliyetli krediyi aylık eşit taksitli olarak kullanıyor. Kağıt üzerinde 12 ay vadeli görünen kredi, fiiliyatta 5–6 ay etkili çalışıyor. Çünkü anapara geri ödemesi erken başlıyor ve işletme sermayesi hızla daralıyor. Nakit döngüsü ile kredi vadesi uyumsuz kalıyor. Limit var ama hareket alanı yok. Borç çevriliyor fakat sermaye derinleşmiyor.
Bir diğer temel problem ise kredi limitlerinin tasarımı. Limitler çoğu zaman işletmenin nakit döngüsüne göre değil, bankanın sunduğu çerçeveye göre belirleniyor. Oysa doğru yaklaşım tersinden kurulmalı. Önce işletme sermayesi ihtiyacı net hesaplanmalı. Tahsilat süresi, stok devir hızı ve ödeme vadeleri ölçülmeli. Vade yapısı operasyonla senkronize edilmeli. Limit, ciroya göre değil nakdin dönüş hızına göre belirlenmeli.
Bugün finansman bulmak başlı başına bir başarı sayılabilir. Ancak asıl mesele artık kredi bulmak değil. Asıl mesele sermaye mimarisi kurmak. Borç, özkaynak ve nakit akışı arasındaki dengeyi bilinçli şekilde tasarlamak.
Çünkü bu dönemde kazanan şirketler en çok büyüyenler değil; nakit akışını en doğru yönetenler olacak.